Yıl 3, Sayı 19, Agustos 2009
Bugün:
TechTürk Nedir?   |  Eski Sayılar   |  Yazı Yollamak İstiyorum   |  TSO   |  İletişim   |  Anasayfa

aRaBesk

Türkiye… Coğrafya kitaplarının yıllardır bıkmadan usanmadan yazdığı gibi jeopolitik önemi çok büyük, konumuyla batı ile doğu arasında bir köprü görevi gören, verimli topraklara sahip, önemli ticaret yollarının üzerinde olan, yüzyıllarca farklı kültürlerin beşiği olmuş bir ülke, ülkemiz. Bu söylemlerin gerçekliğini ve her alana genişletebileceğini insan yaşamında farklı şeyleri gözlemledikçe, hele de ülkesine dışardan bakabilme şansını elde edebilmişse, daha da iyi anlıyor. Türkiye… Doğu… Batı… Ara… Köprü… Türkiye…

 



İlk çelişki herhalde yabancı bir ülkede duyulan şunun benzeri birkaç kelimeyle başlıyor: “Avrupalılar el kaldırsın”. Avrupalılar… Eh, Asyalılar dendiğinde Çinlisi Korelisi anlaşıldığına, daha doğusu (Orta Doğu mu diyorlar?) Afganistan, Pakistan, İran, Mısır olduğuna, Türkiye’nin durduğu yer tam olarak hiçbir kelimeyle, söz dizisiyle anlatılamadığına göre, ve çoğumuza göre Avrupalılık bize diğer ülkelerden olmaktan daha yakın ve cazip durduğundan biz de bu el kaldıranların içinde yerimizi alıveriyoruz. “Türkiye AB üyesi mi?” “Hayır”, “Siz Müslüman mısınız?“ “Çokluk evet”, “Neden diğer Müslümanlar gibi görünmüyorsunuz?” “Biz farklıyız, laik ve modern bir ülkeyiz”, “Diliniz kulağa ne güzel geliyor, hangi dile benziyor, hangi aileden?” “Aslında Orta Asya dillerinden ama pek çok Avrupa dilinin, Farsça’nın ve Arapça’nın etkileri de var”… Karşıdan bakınca bir araya gelmeyen, kafa karıştırıcı, hatta tutarsız bir sürü soruya türlü türlü yanıtlar; aslında hepsi gerçek, bir o kadar da “gerçek olamayacak” türden hem de. Bu keşmekeşi sona erdirecek bir yol bulmuştum ben kendimce: Türkiye Asya ve Avrupa arasında, yani doğu ve batı, bir köprüdür; hem coğrafik olarak, hem de kültürel olarak… Anlatmak zor, ama eğlenceli – biz zaman Osmanlı topraklarında yer almış herhangi bir ülke vatandaşıyla bir araya gelince illa birkaç ortak sözcük, yemek ya da ezgi bulmak mümkün. Türkiye’nin hem kültüründe, topraklarında, mimarisinde, hem de birer birer insanında rastlanabilecek bu sihirli karışım onu güzel ve çekici kılan.

Bu güzellik, zenginlik bir yana, bizi rahatsız eden, kimliğimizi sorgulamaya iten birtakım şeyler de var aslında bu ülkede. Daha çok son dönemlerde ortaya çıkmış, “zamane” işi çılgınlıklar. 1980lerde başlayan gelişme, dünyayla bütünleşme, zenginleşme tabletlerinin kimsenin öngörmediği, ya da görmezden geldiği yan etkileri. Zaten doğu ile batı arasında kalmış memleketimizde, tam doğulu olup da birden batılılaşma iksirini içiverip dönüşüm geçirmeye çalışanların yarattığı garip durum. Ve son zamanlarda bunun ağızlarda bıraktığı buruk tat. Daha dilini doğru dürüst konuşamazken araya sokuşturulan Frenkçe sözcükler, kendine ait olanı tam sindiremeden uzmanı olunan yabancı yemekler, kendine ve bütçeye uygunu bilinmeden yalan yanlış geçiliveren Paris-Roma ithali giyim kuşam, öz vatanının kültürüne, düzenine hiç yoktan meydan okuyup uygulanmaya çalışılan kimliksiz, tabansız yaşam şekilleri… Bütün bunların son raddesi olarak da genelde çok düzgün ve sağlam olan kulağımızı bozmaya and içildi herhalde, her birinin içine nahoş sedalar salınarak.

Türkçe müzik garip şey, ne ararsan bulunabilir bir karışım. İster safkan caz, klasik ara; ister gerçek musikî, tam batı tarzı pop ya da rap, veya Anadolu’nun bağrında yüzyıllarca korunmuş saklanmış türküler. Her birini bulmak dinlemek mümkün. Hatta bunlara ek olarak, benim pek sevdiğim karışım türler: bize has gırtlak nağmeleriyle söylenen caz parçalar örneğin, Türk motifleriyle örülmüş klasik besteler, şan tekniğiyle söylenen türküler, aralara bize ait ritmler sıkıştırılmış pop ya da rock şarkılar… Bir ara arabeskten pek dertliydi insanlar, sonra Orhan Gencebay’ın mantıklı açıklamaları ve zaman içinde gelişen iyi arabesk-kötü arabesk ayrımından sonra bu da oturdu Türk müziğinin içine, yer edindi. Şimdi kulakları tırmalayan, cazur cuzur darbukalar ve curalarla çalınan, bet seslerle, safi gırtlakla çatal çatal söylenmiş kötü arabesk-fantezi parçalar; ne sözü ne müziği ne de yorumlanışıyla hiçbir müzik normuna hizmet ve itaat etmeyenler yani. Ama bir tür hortladı ki, iyi olsun da hangi tür olursa olsun diyen beni bile çileden çıkardı: Arabesk – R&B!

Biz zaten arabeskle daha yeni barışıyor, onun iyisini süzüp kötüsünü atmaya uğraşıyorduk ki, bu yeniyetme garip insancıklar bastı dört bir yanı. Arabesk tadında popüler müzik yapanlardan bahsettiğim yanılgısı olmasın burada, zira ben onların bazılarını şakayla karışık da olsa dinleyenlerdenim. Bu bambaşka bir akım, daha çok Emrah, Shaggy ve İsmail YK özentisi ve karışımı olarak özetlenebilir. O yüzden ricam, farkında olmanız için hiç hazzetmeseniz bile fotoğraflara ve şarkılara söyle bir göz atmanız, en azından bir 30-40 saniye. Garanti veriyorum, nefret etseniz bile az çok eğlenecek, ama kesinlikle şaşıracaksınız.

Sanırım en önce Cankan çıktı garip giysileri ve korkutucu danslarıyla. Kimdir bunlar deyip merak edecek olanlar için gözlüklü (tam kostümlü) ve gözlüksüz halleriyle geliyorlar. Önceleri ilkin bahsettiğim fantezi-pop türünde başladı bunlar, hatta şarkıları daha sonra daha ünlü şarkıcılar tarafından da seslendirildi ve çok tuttu, ancak asıl dikkat çekici yanları tahmin edileceği gibi kılıkları idi. Sonradan onlar da bu güçlü akımın farkına varmış olacaklar ki, şarkı yapıp bir de kliple taçlandırmışlar.

Bir diğer örnek de, ilk önce nerede kulağıma çalındığını hatırlamadığım, ama bilinçli olarak ilk dinleyişimde fazlasıyla tanıdık gelen bir şarkı, ki söyleyen kız 19, erkekse 17 yaşında imiş. Ki bu ikili Beyaz Show’a da konuk olmuş çoktan. Youtube’dan bu görüntülere ve ikilinin aynı tarzdaki diğer şarkılarına da ulaşmak mümkün, ben en meşhur olan şarkılarının klibinin köprüsünü vermekle yetineyim, bir de belirteyim ki bu şarkı sadece sevenler için, seviyorum deyip sevmeyenler için değil.

Ve benim favori örneğime geldi sıra: Salim! Kanallar arasında gezerken klibine rastlayıp yerime çakılmıştım ilk gördüğümde. Herhalde ilkin yaptığım üçlü karışım tanımına en uygunu da bu şarkı zaten; hem Emrah, hem Shaggy, hem de İsmail YK çok net ayrılabiliyor. Hatta dikkatsiz biri olsanız, ve Shaggy Türk olsa elbette, ciddi şekilde üçünün düeti sanabilirsiniz! Okan Bayülgen’in programında şarkıdan kesitleri kullanması, adamı bir ay içinde iki kere konuk alması derken Salim ve Alo iyi bir eğlence kaynağı haline geldi, ve cabası, ünlendi. Klibi de şarkı kadar ilgi çekici hem de… Salim’in albüm kapağında ise klipten çok farklı bir imaj var, görmeden bırakmayalım.

Bunca yazdım ettim de, ne için diye sorarsanız, aslında bilmeyen duymayan kalmasın diye sanırım. Bir dahaki sefere Türkiye’nin batı ve doğu arasındaki konumunu, köprülüğünü, biraz ileri gider de bu yeni müzik akımını da dikkate alırsak sıkışmışlığını daha iyi anlatabiliriz belki diye. Önüne geçilebilir mi bu garipliklerin, geçilmezse daha neler görür neler duyarız bilinmez, ama bu köprünün giderek daha da kısalması, sıkışması ve üstünde tutunmaya çalışanları giderek yutmaya çalışması tehlikeli görünüyor bana. Bin yıldır bizi misafir eden bu topraklara katılan onca şeye tutunup doğru yenilikleri doğru yerlere katmaya devam etmek gerekirken sonradan devşirme, oradan buradan toplama şeyleri uysa da uymasa da üstümüze takıp takıştırıp uçlarını yerlere sürümekten vazgeçmemiz gerek sanırım. Değilse “Alo! Çek git bebeyim uzaklaraağ, yaranamadım sana” diye bağıran birileri olacak arkamızda her daim.

Hazırlayan: Gonca Karakus

Yazara yorum yollamak icin...